Şemme Risalesi

Hidayet-i Kur’aniyenin nesîminden

Şemme Risalesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ عَلٰى رَحْمَتِهٖ عَلَى الْعَالَمٖينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلٖينَ مُحَمَّدٍ

صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ اَجْمَعٖينَ

İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envaıyla لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو diye tevhidi ilan ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor.

Ve o tabakatla enva, bütün erkânıyla لَا رَبَّ اِلَّا هُو diye ilan-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor.

Ve o erkân bütün azasıyla لَا مَالِكَ اِلَّا هُو diye şehadetlerini ilan ediyorlar. Çünkü aralarındaki temasül böyle iktiza eder.

Ve o aza bütün eczasıyla لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُو diye şehadet eder. Çünkü aralarında teavün ve tedahül vardır.

Ve o ecza bütün cüz’iyatıyla لَا مُرَبِّىَ اِلَّا هُو diye olan şehadetini ilan eder. Çünkü aralarındaki tevafuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.

O cüz’iyat bütün hüceyratıyla لَا مُتَصَرِّفَ فِى الْحَقٖيقَةِ اِلَّا هُو diye şehadet eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla لَا نَاظِمَ اِلَّا هُو diye ilan-ı şehadet eder. Çünkü cevahir-i ferde arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder.

Ve o zerrat bütün esîriyle لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو cevheresiyle ilan-ı tevhid eder. Çünkü esîrin besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlık’a sürat-i imtisali, böyle iktiza eder.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur. Çünkü şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet feda edilemez. وَ لَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَ الْاَرْضُ

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.

Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki zannettiğin nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki sineğin kanadına muvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!

İ’lem eyyühe’l-aziz! Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü küllün nakışlarıyla, ahvaliyle cüzün çok alâka ve münasebetleri vardır. Öyle ise cüzde tasarruf, Hâlık-ı küll’ün emri altındadır.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni’-i Hakîm’in hafîziyetine lâyık mıdır ki âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a’malinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Halbuki sen hâmil-i emanet, halife-i arzsın.

Evet, her bir zîhayatta bulunan hıfzu’l-hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya ism-i Hay, Hafîz, Bâki’nin tecellisiyle incirar edeceğine delâlet eder.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye eden, inhilalden vikaye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilatına lâzım olan esasları kemal-i ihtimam ile muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz unvanını alan nev-i beşerin a’malini ihmal etmez, hıfzeder.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâki ve sağlam kalır. Libası yırtılır, cesedi sağlam, bâki kalır. Ceset ölüp dağılırsa da ruh bâki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa enaniyet genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır amma vâhid-i fert bâki kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bâkidir.

Binaenaleyh ömrün bidayetinden sonuna kadar devam eden mana, çok cesetleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi ölüm hendeğini de atlayarak salimen ebed yoluna devam edecektir.

Maahâzâ her vakit “Fenaya hazır ol!” emrini intizar eden zeval ve bekasız maddiyatta, şu hıfz ve muhafaza düsturu, beka ile çok münasebettar olan ruh ve manada da caridir.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her şeyin –küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun– taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, onun tasarrufundan hariç kalmasına sebep olamaz. Çünkü senin ondan bu’dun varsa da onun senden bu’du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti, vücudunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez.

Ve keza Hâlık’ın azameti, çirkin şeylerin tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bilakis azamet-i hakikiye, icad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihatayı iktiza eder.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kāsırdır. Fakat nur ve nurani şeyler, ne kadar nuraniyette terakki ederse o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza ne kadar latîf olursa o derecede maddiyatın içlerini keşfeder (Röntgen şuâı gibi). Mümkinatta mesele bu merkezde ise Vâcib, Vâhid olan Nuru’l-Envar ne derece نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise azameti, tam manasıyla ihata, nüfuz, şümulü iktiza ve istilzam eder.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur’anca o kadar müraat edilmiştir ki birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir meselede avamın fehimlerine en me’nus en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh en zahir dereceyi söylüyor. Çünkü öyle olmasa delilin neticeden hafî olması lâzım gelir.

Kur’an’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlık’ın sıfatlarını ispat ve izah içindir. Binaenaleyh ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvafık olur. Mesela, Hâlık’ın tasarrufatına delâlet eden âyetlerden en zahir en aşikâr olan tabakayı وَمِنْ اٰيَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyetiyle zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır.

Ve keza en aşikâr dereceyi اِنَّ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irade-i İlahî kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır. Lâkin bu derece, evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terk edilmiştir.

Ve keza وَ (جَعَلْنَا) الْجِبَالَ اَوْتَادًا cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Halbuki bu sahifenin arkasında “Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi arz da içerisinde vukua gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır.” sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avam-ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terk edilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:

Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmisidir, denizin istilasından vikaye ediyor. Zaten hayatın direkleri bu unsurlardır.

Bu sırra binaendir ki şeriatça hilâlin tulû ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünkü bu ise ayları, günleri hesap etmekten avamca daha kolaydır. Ve yine o sırra binaendir ki ezhan-ı avamda tesbit ve takrir için Kur’an’da tekrarlar vukua gelmiştir.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalattan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hem de âyetler, sahibinin şuunat ve ef’alinden bahseder. Şiir ise fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de filcümle âdi şeylerden bahsi hârikulâdedir. Şiirin hârikulâdelerden bahsi, ale’l-ekser âdidir.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hâlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Binaenaleyh bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halk edenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halk eden, Rabbü’l-âlemîn’in gayrısı olması muhaldir.

Rububiyet-i âmmenin işaretlerindendir ki kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitap yazılıdır. Mesela, o kitapta bahir, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ Yâsin suretinde tam Yâsin Suresi yazıldığı gibi bazı masnuatta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnuun suresi ve kitabı yazılmıştır.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Yıldızlar, şemsler arasında mümaselet olduğu gibi filcümle müsavat da vardır. Binaenaleyh onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve keza her şeye de Rab olur.

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Mesela, her bir hâsse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir. Mesela, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir. Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur.

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanları fikren dalalete atan sebeplerden biri; ülfeti, ilim telakki etmeleridir. Yani me’lufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hârika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar tâ onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye im’an-ı nazar edebilsinler.

Bunların meseli deniz kenarında durup denizin içerisindeki hayvanata ve sair garib hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgâr ile husule gelen dalgalara ve şemsin şuâatından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü’l-bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.

İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların arza ait malûmat ve müsellemat-ı bedihiyatları ülfete mebnidir. Ülfet ise cehl-i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki Kur’an, âyetleriyle insanların nazarını me’lufatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârıku’l-âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşabih veya müsavi olmasını istilzam etmez. Mesela, yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin –küçüklüğüyle beraber– şems ile münasebeti ve muamelesi vardır.

Binaenaleyh ey insan! Senin hakaretin, seni Hallak-ı âlem’in nazar-ı inayetinden setredecek bir sebep olamaz.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Denizlerde vukua gelen medd ve cezir gibi evliya arasında da bast-ı zaman, (Hâşiye[1]) tayy-ı mekân meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle Kitab-ı Yevakit’in rivayetine göre, İmam-ı Şa’ranî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmiştir.

Bu gibi vukuat, istiğrab ile inkâr edilmesin. Zira bu gibi garib meseleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur. Mesela, rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur’an okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun.

Bu halet evliya için halet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zaman ile mukayyed değildir. Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri sürat-ı ruh mizanıyla cereyan eder.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hale karşı o kat’î, sahih bürhanı reddetmek üzere “Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhan (onu) intac edemez.” diye bahaneler ile kabul etmez. O miskin bilmez mi ki neticenin kayyumu imandır. Bürhan ancak onu görmek için bir menfezdir veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahâzâ bürhan bir değildir, bin değildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır.

Fesübhanallah! Mülk ile melekût arasındaki hicab ne kadar incedir, aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicab ne kadar latîf ve ne kadar kalındır. İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir. İbadetle masiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır. Halbuki araları cennet ile nârın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa emel ne kadar uzundur. Evet, hal ile mazi arasında öyle ince bir perde vardır ki ruhun mazi cihetine geçmesine mani değildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesafedir.

Kezalik mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalp için şeffaf, ehl-i heva için kesif ince bir perde vardır. Kezalik gece ile gündüz arasında latîf bir perde var ki gözün kapanmasıyla gece olup açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır; gözü maneviyata açılırsa neharı inkişaf eder.

Kezalik Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa ilim zannettiği şey de cehil olur.

Kezalik iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir.

Kezalik ef’al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa tecelliyata ma’kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.

Kezalik hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar. Diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffaf veche terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, “ene” de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor.

Evet, Cenab-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî yapsın.

Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve miktarında olan “ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer vechi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

“Ene”nin mahiyeti mevhumedir, rububiyeti hayalîdir. Vücudu bir şeye hâmil olamaz. Ancak mizanü’l-hararet gibi Vâcibü’l-vücud’un rububiyetine ait sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor.

Eğer insan, benliğine mizan nazarıyla bakarsa kâinattan zihnine akıp gelen âfakî malûmatı kendi malûmatı ile tasarrufat ve sıfât-ı İlahiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sayede قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا deki مَنْ şümulüne dâhil olarak bihakkın emaneti îfa etmiş olur.

Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا nin şümulüne dâhil olmakla emanette hıyanet etmiş olur. Zira semavat ve arzın, hamlinden korkarak imtina ettikleri cihet “ene”nin bu cihetidir. Çünkü dalaletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar.

Eğer vaktiyle o “ene”nin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür, insanın vücudunu yutar. Eğer milletin de enaniyeti inzimam ederse Sâni’in emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam manasıyla bir şeytan olur. Sonra halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dâhil eder, büyük bir şirke düşer. El-iyazü billah!

Mühim bir mesele: “Ene”nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe almıştır.

Birinci vecih, ubudiyet-i mahzaya menşedir. Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücudu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakiki değildir. Vazifesi, Hâlık’ın sıfâtını fehmetmek için bir mizan ve bir mikyas olmaktır. Enbiya aleyhimüsselâm enaniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslim ederek ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne uluhiyetinde şeriki olmadığına hükmetmişlerdir. Ene’nin bu vechinden Cenab-ı Hak, şecere-i tûba-i ubudiyeti inbat edip dal ve budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddıkîn gibi mübarek semereleri vermiştir.

İkinci vechi alan felsefe, enenin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakiki olduğunu zu’metmişlerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zatıyla tekemmül-ü hayattır. Ene’nin bu siyah yüzünden envaen şirkler, dalaletler çıkmıştır.

Ezcümle: Kuvve-i behimiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve-i gazabiye gusnundan firavunlar, nemrutlar çıkmıştır. Kuvve-i akliyeden dehriyyun, maddiyyun, felasife çıkmışlardır ki Vâcibü’l-vücud’a bir mahluk-u vâhidi verir. Bâki kalan mülkünü gayra taksim ederler.

Hülâsa: Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken verilen ehemmiyete göre mayi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlık’ın evamirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda ene, büyük insanda yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tağutlardandır.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riya ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıta bulur.

Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Mesela, tevazua niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder, feraha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkeza kıyas et.

İ’lem eyyühe’l-aziz! Kâinat bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü’l-enbiya ve’l-mürselîn, İmamü’l-müttakin, Habib-i Rabbü’l-âlemîn Hazret-i Muhammed’dir.

عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ مَادَامَتِ الْاَرْضُ وَ السَّمٰوَاتُ

اِلٰهٖى ٠ اَلذُّنُوبُ اَخْرَسَتْنٖي ٠ وَ كَثْرَةُ الْمَعَاصٖى اَخْجَلَتْنٖى ٠ وَ شِدَّةُ الْغَفْلَةِ اَخْفَتَتْ صَوْتٖى ٠ فَاَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ ٠ وَ اُنَادٖى فٖى بَابِ مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّدٖى وَ سَنَدِى الشَّيْخِ عَبْدِ الْقَادِرِ الْگَيْلَانٖى وَ نِدَائِهِ الْمَقْبُولِ الْمَاْنُوسِ عِنْدَ الْبَوَّابِ ٠ بِيَا مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَىْءٍ ٠ وَ يَا مَنْ بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ يَا مَنْ لَا يَضُرُّهُ شَىْءٌ ٠ وَ لَا يَنْفَعُهُ شَىْءٌ ٠ وَ لَايَغْلِبُهُ شَىْءٌ ٠ وَ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ شَىْءٌ ٠ وَ لَا يَؤُدُهُ شَىْءٌ ٠ وَ لَا يَسْتَعٖينُ بِشَىْءٍ ٠ وَ لَا يُشْغِلُهُ شَىْءٌ عَنْ شَىْءٍ ٠ وَ لَا يُشْبِهُهُ شَىْءٌ ٠ وَ لَا يُعْجِزُهُ شَىْءٌ ٠ اِغْفِرْلٖى كُلَّ شَىْءٍ حَتّٰى لَا تَسْئَلَنٖى مِنْ شَىْءٍ ٠ يَا مَنْ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَةِ كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ بِيَدِهٖ مَقَالٖيدُ كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ يَا مَنْ هُوَ الْاَوَّلُ قَبْلَ كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَالْاٰخِرُ بَعْدَ كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ الظَّاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ الْبَاطِنُ دُونَ كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ الْقَاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَىْءٍ ٠ اِغْفِرْلٖى كُلَّ شَىْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ ٠ وَ يَا عَلٖيمًا بِكُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ مُحٖيطًا بِكُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ بَصٖيرًا بِكُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ يَا شَهٖيدًا عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ رَقٖيبًا عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ لَطٖيفًا بِكُلِّ شَىْءٍ ٠ وَ خَبٖيرًا بِكُلِّ شَىْءٍ ٠ اِغْفِرْلٖى كُلَّ شَىْءٍ مِنَ الذُّنُوبِ وَ الْخَطٖيئَاتِ حَتّٰى لَا تَسْئَلَنٖى عَنْ شَىْءٍ ٠ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ ٠ اَللّٰهُمَّ اِنّٖى اَعُوذُ بِعِزَّةِ جَلَالِكَ وَ بِجَلَالِ عِزَّتِكَ وَ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِكَ وَ بِسُلْطَانِ قُدْرَتِكَ مِنَ الْقَطٖيعَةِ وَ الْاَهْوَاءِ الرَّدِّيَّةِ ٠ يَا جَارَ الْمُسْتَجٖيرٖينَ اَجِرْنٖى مِنَ الشَّهَوَاتِ الشَّيْطَانِيَّةِ وَطَهِّرْنٖى مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَ صَفِّنٖى بِحُبِّ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ بِالْمُحَبَّةِ الصِّدّٖيقِيَّةِ مِنْ صَدَإِ الْغَفْلَةِ وَ اَوْهَامِ الْجَهْلِ حَتّٰى تَفْنَى الْاَنَانِيَّةُ وَ يَبْقَى الْكُلُّ لِلّٰهِ وَ بِاللّٰهِ وَ اِلَى اللّٰهِ وَ مِنَ اللّٰهِ غَرْقًا بِنِعْمَةِ اللّٰهِ فٖى بَحْرِ مِنَّةِ اللّٰهِ مَنْصُورٖينَ بِسَيْفِ اللّٰهِ مَحْظُوظٖينَ بِعِنَايَةِ اللّٰهِ مَحْفُوظٖينَ بِعِصْمَةِ اللّٰهِ عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ يُشْغِلُ عَنِ اللّٰهِ ٠ فَيَا نُورَ الْاَنْوَارِ ٠ وَ يَا عَالِمَ الْاَسْرَارِ ٠ وَ يَا مُدَبِّرَ الَّيْلِ وَ النَّهَارِ ٠ يَا مَلِكُ ٠ يَا عَزٖيزُ ٠ يَا قَهَّارُ ٠ يَا رَحٖيمُ ٠ يَا وَدُودُ ٠ يَا غَفَّارُ ٠ يَا عَلَّامَ الْغُيُوبِ ٠ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ وَ الْاَبْصَارِ ٠ يَا سَتَّارَ الْعُيُوبِ ٠ يَا غَفَّارَ الذُّنُوبِ ٠ اِغْفِرْلٖى ذُنُوبٖى ٠ وَارْحَمْ مَنْ ضَاقَتْ عَلَيْهِ الْاَسْبَابُ وَ غُلِّقَتْ دُونَهُ الْاَبْوَابُ وَ تَعَسَّرَ عَلَيْهِ سُلُوكُ طَرٖيقِ اَهْلِ الصَّوَابِ وَانْصَرَمَتْ اَيَّامُهُ وَ نَفْسُهُ رَاتِعَةٌ فٖى مَيَادٖينِ الْغَفْلَةِ وَ الْمَعْصِيَّةِ وَ دَنِىِّ الْاِكْتِسَابِ ٠ فَيَا مَنْ اِذَا دُعِىَ اَجَابَ وَ يَا سَرٖيعَ الْحِسَابِ ٠ وَ يَا كَرٖيمُ يَا وَهَّابُ اِرْحَمْ مَنْ عَظُمَ مَرَضُهُ وَ عَزَّ شِفَائُهُ وَ ضَعُفَتْ حٖيلَتُهُ وَ قَوِىَ بَلَائُهُ وَ اَنْتَ مَلْجَئُهُ وَ رَجَائُهُ ٠ اِلٰهٖى اِلَيْكَ اَرْفَعُ بَثّٖى وَ حُزْنٖى وَ شِكَايَتٖى ٠ اِلٰهٖى حُجَّتٖى حَاجَتٖى وَ عُدَّتٖى فَاقَتٖى وَ انْقِطَاعُ حٖيلَتٖى ٠ اِلٰهٖى قَطْرَةٌ مِنْ بِحَارِ جُودِكَ تُغْنٖينٖى وَ ذَرَّةٌ مِنْ تَيَّارِ عَفْوِكَ تَكْفٖينٖى يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا ذَا الْعَرْشِ الْمَجٖيدُ يَا مُبْدِئُ يَا مُعٖيدُ يَا فَعَّالًا لِمَا يُرٖيدُ اَسْئَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذٖى مَلَأَ اَرْكَانَ عَرْشِكَ وَ بِقُدْرَتِكَ الَّتٖى قَدَرْتَ بِهَا عَلٰى جَمٖيعِ خَلْقِكَ وَ بِرَحْمَتِكَ الَّتٖى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ يَا مُغٖيثُ اَغِثْنٖى وَاغْفِرْ جَمٖيعَ ذُنُوبٖى وَ سَقَطَاتِ لِسَانٖى فٖى جَمٖيعِ عُمْرٖى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ

وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

***

[1] Hâşiye: Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mi’rac, bu hakikatin vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü mi’rac yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.

Hem bu hakikate binaen bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’aniyeyi okumuş oldukları gibi Risale-i Nur’un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukua gelmiş.

Ezcümle: On Dokuzuncu Mektup yüz elli sahifedir. Üç yüzden fazla mu’cizatı, kitaplara müracaat edilmeden ezber olarak dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında her gün üçer saat meşgul olmakla mecmuu on iki saatte telif edilmesi; Ramazan Risalesi, kırk dakikada telif edilmesi; Yirmi Sekizinci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi bast-ı zamanın vukuunu ispat etmiştir.

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibiوَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ âyeti de bast-ı zamanı gösterir.